osb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2025 Pazartesi

Niyeti Anlama Becerisi Nedir?

Görsel yapay zeka ile üretilmiştir.

Merhaba. Uzun zamandır alışkanlık edinmeyi hedefleyip bir türlü başına geçemediğim bir sürece başladım. Mesleğindeki 13 yılım ve bu geçen yıllar gösterdi ki mesleki hantallaşma diye bir şey var. Bu nedenle bu hantallaşmaya engel olmak için her hafta bir akşamımı kariyer gelişimime ve güncel konulara dair bilgiler almaya ayırdım. Aklıma gelen ilk şey ise mezun olduğum üniversitenin Özel Eğitim Uygulama Merkezi'nin Youtube kanalındaki yayınları izlemek oldu. Her hafta bu seminerleri izleyerek notlar alıyor ve sonrasında üzerine okumalar yapıyorum. İlgimi çeken ya da burada daha önce paylaşmadığım bir konu olursa burada da paylaşmaya karar verdim. Bu hafta da sizlerle ilgimi çeken bir konuyu paylaşmak istedim. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi almak ya da semineri dinlemek isterseniz yazının sonuna kaynakça ekleyeceğim. Şimdiden iyi okumalar.

Otizm spektrum bozukluğunda niyet anlama becerisi benim henüz sorgulamaya başladığım bir beceri. Bu becerinin ne olduğu ve nasıl değerlendirildiği ile ilgili, Araştırma Görevlisi Samet Burak Taylan tarafından ayrıntılı bir şekilde bilgilendirilmiş olmak çok kıymetliydi. Seminerden aldığım notlar şu şekilde:

İletişim; bizim halihazırda tanımladığımız şeklinin dışında biraz da sembolik yapılar içeren bir kavram. İletişim, sadece karşılıklı çıktılar ve girdilerden oluşan bir süreç olmanın dışında; iletişim ortağının davranışlarını yorumlamayı, kişilerin düşünceleri ve amaçları üzerine düşünmeyi de içermekte. Bu bilgiler ışığında da insanlar kendi davranışlarını şekillendirerek iletişimin bir parçası olmaya, sosyalleşmeye, öğrenmeye ve öğretmeye devam etmekteler.

Peki iletişim davranışları nelerdir? Taklit, ortak dikkat ve jestlerin temelini oluşturduğu karmaşık bir davranışlar silsilesinden bahsedilebilir. Bu sayılan üç ana unsurun üzerinde şekillenen ve iletişimimizi sağlayan bütün davranışlar aslında iletişim davranışlarıdır.

Taklit; gözlemlenen davranışın kopyalanması olarak nitelense de taklit edilecek davranışların seçilmesi, taklit için motive olma, niyetleri ve hedefleri anlama gibi bilişsel süreçleri de içeren bir davranış aslında. Ben üniversite eğitimim boyunca taklidin bu yönleriyle ilgili pek fazla bilgi aldığımı hatırlamıyorum. O nedenle bu bilgilerin güncel ve benim için farklı olması çok kıymetli.

Taklit becerilerinin neden önemli olduğunu aşağı yukarı hepimiz biliyoruz. Ancak seminerde vurgulanmak istenen taklidin öğrenme işleminin dışında sosyal etkileşimi artırıyor olması. Seminerde konuşmacı, öğrenme davranışlarının artmasıyla birlikte sosyal etkileşim işlevinin azaldığı bilgisini verdi. Yani bizler bebekliğimizden itibaren öğrendikçe ve yeni bilgiler edindikçe taklit ederek sosyal etkileşimi kurma yoluna gitmiyoruz. Bu bilgi, seanslarımızda kullanmamız gereken önemli bir bilgi.

Peki taklit nasıl gelişir? Erken dönem taklitleri reflekstir ve seçim yapma süreçlerini barındırır. Daha sonra insanların eylemlerinin amaçlarını fark ederek taklidi amaçlı hale getiririz. Daha sonra hedef yönelimli taklitlerimiz başlar. Burada aynı amaca yönelmek için aynı davranışları gösteririz. Sonraki aşamada ise rasyonel taklit devreye girer. Burada ise aynı amaç için daha işlevsel, belki de daha kısa yolları deneyerek taklit ederiz, ancak aynı davranışı taklit etmekten bahsedemeyiz. Taklit gelişimini biliyor olmak desteklediğimiz bireylerin taklit becerilerinin hangi aşamasını destekleyeceğimiz konusunda bize fikir verebilir.

Şimdi gelelim niyeti anlama konusuna. Taklit gelişiminin basamaklarından bahsederken yavaş yavaş taklidin niyet anlamayla birlikte hareketlendiğini ve motive olduğunu görmüş olmalısınız. Niyet anlama ile birlikte süreç biraz farklı bir hal alıyor.

Niyet anlamı nedir? Araçların ve eylem planlarının zihinsel temsilidir aslında niyet anlamı. Önce eylemleri gözlemler, sosyal ipuçlarından yararlanırız. Ardından eylemlerin amaçlı olduğunu ve kişilerin hedeflerinin sonuçlarını fark ederiz. Bu bilişsel süreçle birlikte bireylerin niyetlerini anlamlandırmış oluruz.

Belirli becerileri öğrenmek için taklit edebilmek gerekmektedir. Taklidi için ise taklit edilecek davranışı seçmek gerekmektedir. Hedefi, eylemi ve sonucu hesaba katarak taklit edeceğimiz davranışı seçeriz. Böylece taklit etme davranışımız oluşur ve sosyal öğrenme davranışı göstermiş oluruz. Niyet okuma işte tam olarak burada devreye giriyor. Taklit ettiğimiz davranışın sonucunu anlamlandırabilmek aslında niyet okumaktır ve bizim öğrenmemizi sağlayan davranıştır. Öte yandan zihin kuramı ve dil gelişimi becerilerinin de öncülerinden biridir niyet okuma. Bu nedenle özellikle otizm spektrum bozukluğu olan bireylerle çalışırken bu becerilerin desteklenmesi yerinde olabilir.

Niyeti anlama kazara ya da amaçlı eylemleri ayırt etmeyi de içerir. Bunun için sosyal ipuçlarına dikkat yöneltmek ve taklit edilecek eylemi seçmek de gerekir.

Niyet anlama becerisi nasıl gelişir?

Altıncı ve dokuzuncu aylarda diğerlerinin amaçlı varlıklar olduğunu bebekler fark ederler. 12 aya doğru kişilerin davranışlarındaki amaçları, taklitle kullanma davranışları gösterirler. 14-18 ay civarında ise rasyonel taklit yani aynı amaca giden davranışı belli bir bilişsel süzgeçten geçirerek farklı şekilde taklit etme davranışı görülür. İki yaş civarında ise öncelikli amacı ayırt etme davranışı görülür. Bir yetişkinin ya da başka bir bireyin bir davranışı uygularken ilk hedeflediklerinin ne olduğunu bu yaş civarında anlarlar. 36 ay civarında ise sıralı eylemlerde amaçların hiyerarşisini fark etme davranışlarına kadar bu süreç ilerler.

Buraya kadar hep niyet anlamayı taklide dayalı olan süreçlerde düşündük. Bir de taklide dayalı olmayan beceriler ya da davranışlar söz konusu. Burada yeni bir kavram devreye giriyor: Prososyal davranışlar. Bu davranışları, kişilerin bulundukları topluma ait olmalarını sağlayan davranışlar olarak tanımlayabiliriz. Bu davranışlar evrimsel kökenlidir ve bizim, toplumun bir parçası olmamızı sağlayarak hayatta kalmamızı ve neslimizin devam etmesini sağlayan davranışlardır. Duygusal destek, yardım etme, bilgilendirme ve paylaşma bu becerilerden birkaçıdır.

Gelelim prososyal beceri demişken otizmli bireylerde niyet anlama becerisine...

Otizm spektrum bozukluğunda sınırlı ilgi alanı, tekrarlayıcı davranışlar ve sosyal iletişimsel güçlüklerden bahsederiz. Sonuçta iletişimsel güçlüklerin içinde ortak dikkat, oyun, taklit, jest, göz kontağı ve dil becerileri yer alır. Konuşmacı, kendi yaptığı çalışmasında taklide odaklandığında burada da niyet anlamı ve taklit becerileri üzerinden otizm spektrum bozukluğu olan bireylerin bu becerilerdeki performanslarını incelemiş. Otizm spektrum bozukluğu olan bireylerde kendiliğinden taklit etmede sınırlılıkların söz konusu olduğu görülmüş. Bu sınırlılıkların sebepleri olarak düşük motivasyon, dikkati yöneltememe, ayna nöronların sağlıklı şekilde çalışmaması, niyet anlama becerilerinin yetersizliği, görsel kodlama becerisinin olmaması konularına odaklanılmış.

Özellikle taklit becerileri desteklenirken otizmli bireylerin taklit davranışına ya da taklit edilmesi gereken yetişkine bakmak yerine çevreye bakıyor olması bu beceride performanslarını olumsuz yönde etkilemekteymiş. Bunu sık sık deneyimleyen biri olarak bu bulgunun yerinde bir bulgu olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu davranışın nasıl değiştirileceği ile ilgili öğretim uygulamaları, bizim öğretmenlik becerilerimize kalıyor sonucuna ulaştım. Yukarıda da bahsettiğim gibi niyeti anlama becerisi sosyal ipuçlarına ve taklit edilecek eyleme odaklanmayı gerektirdiğinden yüze bakmayan otizmli bireyler taklit edememekte ve sonuç olarak niyeti anlamamaktadırlar.

Yarım bırakılmış eylem taklidinde, eylem yarım kaldığı için taklit etmedikleri görülmüş. Bu bence çok önemli bir ipucu biz öğretmenler ya da ebeveynler için. Çünkü otizmli bir bireyden davranışı taklit etmesini istiyorsak bu davranışın tamamını ona göstermemiz çok önemli, sonucuna varılabilir.

Örneğin eş bilişsel yeterliliğe sahip tipik gelişim gösteren bireylerle otizmli bireyler kıyaslandığında “Ne yapacak?” sorusuna her iki grubun da benzer yanıt verdiği ancak “Neden yapacak?” sorusuna tipik gelişim gösteren bireylerin daha rahat yanıt verdiği görülmüş. Burada niyeti anlamanın tipik gelişim gösteren ve otizmli bireyler arasındaki yordayıcılığını görebiliriz.

Ancak çalışmada benim dikkatimi çeken bir diğer konu şu oldu; yapılandırılmış taklit ve kendiliğinden taklidin niyeti anlamıyla ilgisi yoktur, sonucuna ulaşılmış. Burada çalışmanın içerisinde halihazırda uygulanan süreçlerle ilgili farklı durumlardan bahsedildi ancak bu yazının konusu olmadığı için buraya çok dahil etmiyorum.

Değerlendirme ve kendi oluşturduğum kaba değerlendirme formunu da içeren yazının ikinci kısmı bir sonraki yazımda olacak. Görüşmek üzere.

Kaynak:

İzlediğim video: https://www.youtube.com/watch?v=LgWkorzDz74

Tez:https://dspace.ankara.edu.tr/server/api/core/bitstreams/cb1563e6-8b23-4dc0-99d3-3da8a6ac97f2/content



8 Nisan 2019 Pazartesi

Otizmin Nedenleri



Merhabalar. Otizm Farkındalık Ayı içerisinde otizm konusundaki yazılarıma devam ediyorum. Geçen hafta da bahsettiğim gibi kaynağım aynı sempozyumdaki farklı bir akademisyenin konuşması olacak bu hafta. Dr. Merve UYTUN Hoca'mızın "Otizmin Nedenleri" başlıklı konuşmasından aldığım notlar ve slaytlarından aldığım fotoğraflar kaynağımı oluşturuyor. Şimdiden iyi okumalar.
...
Ben üniversitedeyken, Prof. Dr. Bülbin SUCUOĞLU'ndan Otizm dersini almıştım. O dersi Bülbün Hoca'dan alan son tayfa sanırım biziz. O derste otizmin sebepleri olarak elle tutulur bilgiler yerine "olabilir"ler ile ilgili konuşmuş ve bu olasılıkların da oldukça az olduğunu fark etmiştik. Ancak Merve Hoca'nın konuşmasından sonra otizmin sebeplerinin yavaş yavaş açığa çıkmakta olduğunu ve hatta, bir sonraki hocamızın sunumunun ardından belirli tiplerinin ortaya konduğunu gördüm; çok da mutlu oldum.
Merve Hoca nedenleri birkaç başlık altına alıp öyle sunmuştu. Aynı başlıkları (umarım yanlış şekilde not almamışımdır) ben de burada kullanmak istiyorum:

  1. Anatomik Nedenler
    • Otizmli bireylerle yapılan çalışmalarda görülmüş ki, otizmli bebeklerin doğum esnasında beyinleri normal ya da az miktarda küçük olabiliyor. Dört yaşına kadar otizmli çocukların %90'ının beyinleri ortalama gelişim gösteren bireylerin beyinlerinden daha büyük. Bu büyüme ergenlikte duruyor ve sonrasında beyin dejenere oluyor. Bu dejenerasyon doğuştan mı yoksa değil mi henüz ortaya konmamış.
    • Otizmli çocukların en çok büyüyen/bozulan beyin bölgeleri ise Dorsal (muhakeme etme becerisini etkileyen bölge) ve medial (öğrenme, hatayı fark etme, düzeltme becerilerini etkileyen bölge) prefrontal korteks, superior temporal korteks ve ilişkili olduğu amigdaladır (tekrarlayıcı davranışları kontrol eden bölge).
    • Beyaz cevher yapısında ve bağlantısında bozulmalar olmaktadır. 
    • Otizmli çocuklarda duyguları anlamaya çalışırken amigdalanın harekete geçmediği saptanmış. Oysaki ortalama gelişim gösteren bireylerde bu bölge, bu tür durumlarda aktive olmakta.
    • İletişimle ilgili olan Broca alanı, yüz tanımayla ilgili olan fusiform alan, beyindeki veri işlemleme süreciyle ilgili olan fronto temporal alanda farklılıklar görülmekte.
    • Hormonlarla ilgili yapılan araştırmalarda sıklıkla serotonin üzerinde durulmuş.Çünkü serotonin sosyal davranış, uyku, agresyon, kaygı, duygusal regülasyon gibi becerilerde etkili olan bir hormon. Ailede riskli bir durum söz konusu olduğunda otizmli çocukların serotonin seviyelerinde artış olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış. Yani genetik yatkınlığı olan ailelerin çocuklarında serotonin seviyesi yüksek çıkmış ve bu otizm ile ilişkilendirilmiş.
  2. Genetik Nedenler
    • Genetik faktörler incelenirken şu veriler karşımıza çıkıyor: Tek yumurta ikizlerinde %36-91 arasında, çift yumurta ikizlerinde %0-31 arasında, kardeşlerde %3-10 arasında, ebeveynlerde %2-3 arasında otizm olma ihtimali vardır ve bu oranlar bize gösterir ki otizmin genetik bir alt yapısı vardır.
    • Genetik ile ilgili yapılan çalışmalarla henüz otizmin %5'lik kısmı açıklanabilmiş durumdadır. Buna karşın oldukça fazla bilgi alanyazında var.
    • DNA gen diziniminden yola çıkarak oluşan mutasyonlar üzerinden birçok veri elde edilmiş. Hatta bu veriler üzerinden alınan bilgiler ile otizmin çeşitli alt tipleri ortaya konmuş ve bu mutasyonlardan kaynaklanan sorunların tedavisi için ilaçlar üretilmesi adına adımlar atılmış. (Bu bilgi, aynı sempozyumda, Doç. Dr. Pınar URAN'ın konuşmasından alınan bir bilgi.)
    • Merve Hoca aslında hangi gen ve kromozomlarla ilgili çok yararlı bir slayt sayfası hazırlamıştı ancak çektiğim fotoğrafta hiçbir şey görünmüyor. Bu nedenle üzerinde çalışılan genlerle ilgili herhangi bir bilgi veremeyeceğim.
    • Bütün bunlara ek olarak bir de risk oluşturabilecek durumlar var:
      • Anne ve babanın yaşının ilerlemiş olması
      • Hamilelikte diyabet, obezite, hipertansiyon, kanama, stres,
      • Annede polikistik over sendromu olması,
      • Ters doğum, erken doğum, fetal stres, doğumda kullanılan anestezi, müdahaleli vajinal doğum,
      • Yaz bebeklerinde ayrıca bir parantez söz konusu: Hamilelikte ve erken çocuklukta D vitamini eksikliği üzerinde duran çalışmalar var. D vitamini genleri ve beynin gelişimini sağlayan bir vitamin. Bu nedenle etkili olacağı düşünülmekte. Hayvanlarla yapılan çalışmalarda geçici D vitamini eksikliğinin uzun dönemde OSB ile ilişkili olacağını ortaya koymuştur.
      • Beslenme sorunları, anemi.
  3. Çevresel Nedenler
    • Burada ilk maddeyi aşılar alıyor. Aşıların otizm ile ilişkilendirildiği çalışmalar yok. Aşıların içinde olan ve olmayan civa çeşitleri ile ilgili yapılan çalışmalarda dahi bir ilişki bulunamamış.
    • Günümüz dünyasında günlük yaşamda maruz kaldığımız yaklaşık seksen bin toksik maddenin etkisinin olabileceği düşünülmekte ("Ama hangisinin?" sorusunun yanıtı henüz yok.)
    • Ailelerinde otoimmün hastalıkların, yani bağışıklık sistemi ile ilgili hastalıkların fazla olması bir risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor.
    • Probiyotikler üzerinde biraz durmak gerekiyor. Gereksiz, yanlış, vücudumuza yaraından çok zararı dokunan probiyotikleri almak gen transflerine sebep oluyor olabilir. Bu nedenle dikkatli tüketmeye gayret etmeli.
    • Ağır psikososyal yoksunluk da bir diğer risk faktörü. 
Böyle birbiri ardına sıraladığım bu risk durumları bize ne göstermeli?
  1. Otizmin genetik faktörlerle ortaya çıktı yavaş yavaş kabul ediliyor. Bu nedenle her otizmli çocuğun hastanelerin genetik bölümüne giderek aile üyelerinin ve kendisinin kan vermesi önemli. Hangi kromozomda ne gibi farklılıkların olduğu belirlenmeli. Hiçbir sonuç çıkmasa dahi ilerleyen dönemde yapılacak olan bilimsel çalışmalara destek olmak adına bile bu yapılabilir.
  2. Diyet yapıyoruz, otizme çare oluyoruz diyerek aldığınız bilgileri hemen uygulamamalısınız. Çocuğunuzun immün sistemini, duyarlılıklarını muayene ettirmeden bu tür kararları almamalısınız. Önemli dönemlerde alması gereken önemli besinleri almayan çocuklarda farklı problemler ortaya çıkabilir, bunu unutmamalı.
  3. Sempozyum sonrasında sorulan sorulardan da öğrendik ki erkenden fark et, bütün tetkikleri yaptır, hemen eğitime başla, doğru beslen ve spor yap, gerektiğinde ilaç kullan, ilerlemeyi değerlendir, otizmin belirtisini azalt. Denklem bu kadar karmaşık, meşakkatli ama uygulanabilir.
Haftaya yeni bir yazı ile görüşmek üzere. Sevgilerimle.

28 Ocak 2019 Pazartesi

Otizm ve Onay/Yönerge Takibi



Merhabalar. Konuları fazla genel seçtiğim son dönemde oldukça ayrıntılı ve spesifik bir konu seçmek istemiştim. Böyle düşünürken bir velim ile çocuğumuzun performansı üzerine konuşurken bu konu çıkıverdi ortaya. Ben de hemen topladım makalelerimi, kitaplarımı, notlarımı başladım bu yazımı yazmaya. Hadi başlayalım!
...
Otizm bildiğiniz gibi, DSM-V'te tamamen sosyal bir iletişim problemi olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle otizmle ilgili çalışmalarımızda sıklıkla sosyal beceriler ve iletişim becerileri çalışıyoruz. Bilimsel bilgiyi takip eden, yeni bilgilerle yoluna şekil veren öğretmenlerin tümü bu bilgiye sahip. Bu bilgi ile son birkaç yıldır çalışmalarımızı şekillendiriyoruz.
Sosyal bir iletişim bozukluğu olması sebebiyle otizmli çocuklarla çalışırken kullanılan yönergeler, cümleler; seçilen kelimeler, ifadeler oldukça önemli hale geliyor. Otizmli çocuklara yönerge verirken nelere dikkat edilmeli?

  1. Yönergenin içinde, başında, sonunda çocuğumuzun ismi olmamalı. "Hüdaverdi gel." değil de sadece "Gel." tercih edilmeli. Bunun sebebi; isin farkındalığı olmayan bir çocukta ismini bir yönerge olarak algılama durumu oluşmasını engellemektir.
  2. Çocuğun alıcı dil ve işitsel hafızasına göre kullandığımız kelime sayısını ayarlamalıyız. Henüz dört kelimelik işitsel hafızası olan bir çocuğa "Hadi Hüdaverdi, bardağı al da bana getir bekliyorum." derseniz bu yönerge yerine getirilemeyecektir. Bunun yerine "Bardağı bana ver." ya da "Bardağı odadan bana getir." yönergeleri daha kullanışlı olacaktır.
  3. Buna ek olarak yönergeyi sunarken verdiğimiz ipuçları da önemli. Örneğin su istediğiniz çocuğunuza her defasında sürahiyi göstererek "Su ver." diyorsanız bu ipucunu çekmeniz biraz zor olabilir. Bu nedenle çocuğunuzun ihtiyacına göre yönerge sunarken destek sunmalı ve çocuğunuzun her hareketini doğru algıladığınızdan emin olmalısınız. Örneğin sürahiyi göstermenize gerek yokken siz göstermeye devam ederseniz ilerleyen dönemde çocuğunuz "Su ver." yönergesini sürahi olmadan almayabilir. Bu noktalara dikkat etmeliyiz.
  4. En önemli nokta: Yönerge vermek emretmek değildir! Oyun oynamayı bilmeyen, çevreyi algılamada güçlükler çeken bireylerde yönerge sunmak bu algıların açılması ve çeşitli becerilerin desteklenmesi için gereklidir ancak her yönergeyi emredercesine, sert bir sesle vermek doğru bir hareket olmayacaktır. Örneğin en "popüler" yönerge "ver". Oyun esnasında sıra alarak oyun oynaması için çocuğunuzun "Ver!" yönergesine uyabiliyor olması yeterli. Siz, evde bu yönergeyi emreder gibi çalışırsanız çocuğunuza öğreteceğiniz tek şey: "Benim yönergem olmadan hareket edemezsin!" olur. Halbuki amacımız çocuklarımızın bağımsızlaşması, bize bağımlı hale gelmesi değil.
  5. Çocuğunuz yönergeye uymadığında önce görsel ipucu, ardından sözel ipucu, ardından model olma, daha sonra kısmi fiziksel ve en sonunda fiziksel yardım uygulayarak aşama aşama yardım etmelisiniz. Örneğin “Arabayı al!” yönergemiz olsun. Çocuğumuz arabayı almadı, arabayı gösteriyoruz. Yine almadı, “Al!” diyerek sözel ipucu sunuyoruz. Yine almadı, arabayı kendimiz alıp “Bak ben aldım. Sen de al.” Gibi sözel ifadelerle destekleyerek model oluyoruz. Yine almadı, elini hafifçe arabaya doğru getiriyoruz “Al!” diyoruz. Yine almadı, fiziksel yardım uygulayarak arabayı almasını sağlıyoruz. Bunu her seferinde en başından uygulamanıza gerek yok. Örneğin ilk denemede model olmada aldıysa çocuğunuz bir üst basamaktan başlayın yani sözel ipucundan. Model olmaya gerek kalmadan sözel ipucu ile alıyorsa görsel ipucuna geçin. Böyle böyle çocuğunuz bağımsız olarak yönerge almayı öğrenecektir.
Bizim, çocuğumuz ile yaşadığımız sorun ise yönergelere bağımlı hale gelmesi ve bu yönergeleri artık kendi kendine vermeye başlamış olması. Otururken "Otur!" demesi, eşyalarını toplarken "Topla!" demesi bu davranışlarına örnek olarak gösterilebilir. Buna ek olarak bir de izin almak için bu kelimeleri kullanıyor olması da var. Bir yerden kalkmak istiyorsa bana dönerek "Kalk!" demesi örnek olarak gösterilebilir. Peki bu durumda ne yapılmalı?
  1. Öncelikle durumun sebebi ortaya konmalı: Ben önce kendi derslerime, sonra diğer arkadaşlarımın derslerine ardından eve ve en sonunda devam ettiği kreşe baktım. Baktığımızda gördük ki kreşte yoğun bir yönerge bombardımanı var.
  2. Sebebe bağlı olarak bir müdahale programı belirlenmeli: Sebebi kreş olduğu için önce kreşteki öğretmenlerini bilgilendirdik. Ardından kendi derslerimizde bu duruma şekil vermek amaçlı UDA prensiplerinden yararlandık. Süreç boyunca çocuğumuza "uyaran silikleştirme" uyguladık. Buna ek olarak bağlamdışı yönergelerini ve kelimelerini bağlama çektik ya da görmezden geldik.
  3. Müdahale programı tutarlı şekilde uygulanmalı: Sonuç alana dek çocuğumuz ile her ortamda bu tekniği uyguladık. Evde, kreşte, okulumuzda her yerde çocuğumuz bu teknik ile giderek daha az uyarana maruz kaldı ve giderek daha az yönerge aldı ve bu da bağımsızlaşmasını sağladı.
  4. Müdahale programını sonlandırma: Henüz biz bu basamaklandırmanın üçüncü basamağındayız ancak çocuğumuzun kendi kendine yönerge vermeleri istediğimiz seviyede (Yani %0 olarak görünmesi.) sergilenmeye başladığı zaman süreci kalıcılık ve genelleme aşamalarını planlayarak sonlandıracağız.
Bu örnek olayla yönerge bağımlılığı üzerine nasıl çalışmamız gerektiğini net bir şekilde ortaya koyduğumu düşünüyorum. Yönergeleri aşama aşama azalt, bağımsızlaşmaya destek ol! Hepsi bu.

Umarım hepimiz için faydalı ve değerli bir yazı olmuştur. Soru ve görüşleriniz için şimdiden teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

OSB Olan Çocukların Ailelerinin Aile İşlevlerinin Bozulma Nedenleri ve Alınabilecek Önlemler



Merhabalar. Gelişim Yetersizliği Sempozyumu süresince edindiğim bilgileri paylaşmaya devam ediyorum. Bu haftaki kaynak seminerim Yardımcı Doçent Doktor Avşar Ardıç’ın sunduğu “Otizm Spektrum Bozukluğu Olan Çocukların Ailelerinin Aile İşlevlerinin Bozulma Nedenleri ve Alınabilecek Önlemler” konulu seminer.

Benim ikinci alanım psikolojik danışmanlık ve rehberlik olduğundan, geçtiğimiz dönemlerde ilgimi çeken bir konu olan aile danışmanlığı ile ilgili bir seminer programına katılarak aile danışmanı olmuştum. Avşar Hoca'nın sunduğu seminer, birçok açıdan bana, özel eğitimi ve aile danışmanlığını nasıl harmanlarım sorusunun cevabını verdi.

Özel eğitim ailelerin desteği olmadan bir hiçtir. Bu iddialı bir cümle gibi dursa da alanda senelerce çalışmış ve benimle hemfikir olmayan bir öğretmen arkadaşım yoktur. Bu blogu kurma sebebim bile bu cümle. Okulda ne kadar mükemmel dersler yaparsanız yapın; eğer aile sizi anlamıyor, yaptıklarınızı anlamlı bulmuyor ve evde de uygulamak için heveslenmiyorsa bütün emekleriniz boşa gidiyor demektir. Bu nedenle ailenin, sizin yaptığınız çalışmaları anlaması ve gerekli görmesi gerekmektedir. Bunun da yolu aile eğitiminden geçmekte. Aile işlevlerini ne kadar iyi yerine getiriyorsa eğitime de katkısı o kadar iyi olacaktır.

Ailenin dört temel işlevi vardır: Duygusal alışveriş, eğitim, üreme ve ekonomi. Görüldüğü gibi aile, ailede bulunan her bir bireye duygusal olarak bir temas, eğitim, çoğalma imkanı ve ekonomik rahatlık sunmak durumundadır. Eğitimin ailede başladığı prensibi bu işlevlere dayanmakta.

Aileler, yetersizliğe sahip çocukları olduğunda etraflarında daha önce böyle bir model görmediklerinden oldukça zorlanıyorlar. Süreç boyunca birçok farklı ve yanlış uygulama ile karşılaşan ailelerin hem özel eğitime hem de yetersizliğe karşı olumsuz tutumları oluşuyor. Bu tip ailelerle çalışmak oldukça zor, bu tip bir ailede bulunmak daha da zor olmalı diye düşünüyorum. İsterseniz yetersizliğe sahip bir çocuk dünyaya geldiğinde ailede neler oluyor bunlara bakalım:
  • Yetersizliğe sahip bireyin eğitim ve tedavi masrafları bazen ailenin kaldıramayacağı bir seviyeye ulaşabiliyor. Kendine, eşine, hobilerine vakit ayıramayan aile fertleri daha çok içe kanık ve kendi kişiliğini yetersizliği olan birey üzerinden tanımlar hale geliyor. İşte burada yapılması gereken şu:
    • Aile fertlerinin ulaşabilecekleri sosyal imkanlara ulaşmalarını sağlamak ve her birinin ayrı ayrı bir birey olduklarını, kimsenin kimseye bağımlı olmadığı algısını vermek gerekiyor. Hepsi bu. Böylelikle daha sağlıklı bir bakış açısı ve daha sağlıklı bir aile oluşturulmuş oluyor.
  • Aileler olumsuz gibi görünen bu haberi (Yani yetersizliğe sahip bir çocukları olduğu haberini.) aldıktan sonra farklı tepki gösteriyorlar. Bu tepkilerden biri de pazarlık yapmak. Şok aşamasını atlatıp pazarlık aşamasına gelen çoğu aile burada kalıyor. Burada yetersizliği kabul söz konusu değil. “On saat eğitim verirsem evde ödev yapmaya gerek kalmaz. Oh tamam! / Yarım saat fazla derse girsin ben de o arada şurada el işimi yapayım. ” gibi fikirler dönebiliyor düşüncelerinde. Bunlar yargılanabilecek, yadırganabilecek düşünceler değil. Çünkü yaşanan travma ile bireyler bu şekilde mücadele ediyor.
    • Burada yapılması gereken nedir? Aileyi bilgilendirmek! Tek yapılması gereken bu. Özel gereksinimi olan çocuğun gereksinimi hakkında bilgi vermek, ilerleyen dönemde neler olabileceği ile ilgili billgi vermek, haklarını öğretmek. Bunlar pazarlık aşamasından kabul aşamasına geçmelerini sağlacaktır.
  • Seneler geçiyor, yetersizliği olan birey büyüyor ve aile alınan yanlış ve yetersiz eğitimlerle durumu kanıksıyor ve daha iyi bir durumda olabilecekken daha olumsuz bir duruma boyun eğiyor. Bu da ülkemizde çok sık karşılaştığımız bir durum. Halbuki daha süreç başlamadan gerekli bilgiyi alsa aileler, eğitim alacağı kurumu servis durumuna, aileye verilen hediyelere ya da okul müdürünün ne kadar iyi arkadaşı olduğuna göre değil de sadece ve sadece verilen eğitime ve sunulan imkanlara göre seçse ne kadar güzel olurdu, değil mi? İşte bu süreçteki aileler en dirençli olan aileler. Yeni bilgiye, fikre kapalı ve durumu benimsemiş aileler maalesef çocuklarına en büyük zararı veren aileler.
    • Peki bu durumda bir öğretmen ne yapabilir? Aileyi her fırsatta bilgilendirmek, yeniliklerden haberdar etmek ve yeniden umut etmesini sağlamak.

Avşar Hoca ailelerin daha sağlıklı olması ve dolayısıyla eğitime daha olumlu katkılar sağlamaları için ise şunları önerdi:
  • Bol bol, sürecin en başından aile eğitimleri verilmeli. Bilgileri kaliteli olan bir aileyi kimse kandıramaz.
  • Özel eğitim konusunda uzman olan insanlar bu sorumlulukla yetiştirilmeli. Eğitim programları buna izin vermiyorsa uzman adayları kendilerini bunun sorumluluğu ile yetiştirmeliler.
  • Ailelerin sivil toplum kuruluşlarına katılmaları desteklenmeli. Kendileri ile aynı süreci yaşayan ailelerle duygusal ve bilgi alışverişinde bulunmak bütün ailelere iyi gelmektedir, süreci daha olumlu algılamalarını sağlamaktadır.
  • Temelde her bireyi dirençli ve olumsuz durumlara karşı esnek yetiştirmek hem bireylerin hem de toplumun özel gereksinimli bireylere bakış açısını olumlu yönde değiştirecektir. Burada her bireye görev düşmektedir. Güçlü birey güçlü toplum!
  • Aileler, uzmanlardan gereken yardımı almalı ve uzmanlar bu yardım konusunda bonkör olmalılar.


Umarım sizler için anlamlı ve kullanışlı bir yazı olmuştur. Soru, öneri ve görüşlerinizi her zaman bekliyorum. Şimdiden kolaylıklar. Sevgiler.

7 Ocak 2016 Perşembe

Otizmli Bireylerde Yeni Bir Kardeş

             
                  Otizmli bireylerin ebeveynleri olmak bir ayrıcalık oluşturuyor farkında olmasak da. Bu ayrıcalık hayattan aldığımız tadı derinden etkiliyor, anlamlı kılıyor. Özellikle ilk hamileliklerinde otizmli bir bebek sahibi olan aileler ileride ikinci bir çocuğa sahip olup olmama konusunda bu ayrıcalıklarını unutuyorlar. Bu ayrıcalık yaşanacak bütün sürece meydan okuma gücü veriyor özel ailelere. Bu ilk ve en önemli cümle.
                  İkinci bir çocuk konusunda geniş çaplı bir bakış açısı sunmak istediğim bu yazımda hem deneyimlerimden hem senelerdir okumakta olduğum kitaplardan hem de eski ders notlarımdan yararlandım. Umarım karar verme sürecinizde size yardımcı olan bir derleme oluşturabilirim.
                İkinci bir çocuğun kararını vermeden önce çocuğunuzun ve sizin özellikleri ne olursa olsun ikinci bir çocuğa hazır olup olmadığınızı belirlemeniz önem taşır. Annenin ve babanın psikolojik durumu, çocuğun gelişim süreci ve hızı bu konuya karar vermenizde size yardımcı olur. Yavaş yavaş bağımsızlaşan bir çocuğunuz varsa ikinci bir çocuk sizi de her iki çocuğunuzu da olumsuz etkilemeyecektir. Psikolojik olarak otizmli bir bireyle yaşamaya ayak uydurma konusunda bütün ebeveynler aynı düşünüyorsa yine aynı durum söz konusudur. Ancak halen otizmi reddeden bir ebeveyn söz konusuysa ileride ikinci çocuğa “seçilmiş çocuk” muamelesi yapma, özel gereksinimli çocuğu ihmal etme gibi istenmeyen durumlar oluşabilir. Öte yandan ikinci çocuğu bütün sorumlulukları alacak bir “kahraman” olarak görme eğilimi de olabilir. Bunun farkındalığı önem taşımaktadır.
                İkinci bir çocuğa her anlamda hazır olduğunu düşünen aileler için öğrenilmesi gereken bir diğer konu ise sayısal veriler. Otizmin sebebi net olarak ortaya konmadığı için yapılan araştırmalar kardeşlere de yönelmiştir. Bu çalışmalar genetik olup olmadığı konusunda ipucu sağlaması için yapılmaktadır. Çok çarpıcı sonuçlar elde edilmektedir. Otizmli bir çocuğunuz varsa ikinci hamilelikte çocuğunuzun öğrenme güçlüğü tanısı alma ihtimali %80, herhangi bir engele sahip olarak doğması ise %45. Bu sayılar kurduğum cümle kadar net değil. Her çalışmada farklı farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Birçok farklı örnek de söz konusudur. İkinci kardeşin otizmli ya da üstün zekalı ya da normal gelişim gösteren birey olup olmayacağı ile ilgili net bir bilgi söz konusu değildir.
                Ailelerin düşünmesi gereken üçünü konusu ise iki başlık halinde karşımıza çıkıyor. Birinci başlık ikinci çocuğun normal gelişim gösteren bir birey olarak dünyaya geldiği varsayımını içeriyor.

  •   Çocuklar arası denge,
  •   her şeyin farkında olan çocuğun ruhsal sağlığını koruma,
  • otizmli çocuğun yeni kardeşe uyumu,
  • yeni doğan bebeği bir kahraman ve kurtarıcı melek olarak görmeme,
  • ikinci çocuğun da kendine has özellikleri olabileceğini ayırt etme,
  • her iki çocuğa da kesişen ve ayrışan zamanlarda vakit ayırabilme gibi konuları içeren bu başlık ailenin psikolojik destek ile atlatabileceği bir süreci içeriyor.
                İkinci başlık ise ikinci çocuğun da herhangi bir engel ile dünyaya geldiği varsayımı üzerinde duruyor. Bu varsayım gerçekleştiği takdirde,

  •  ailenin bunu karşılama süreci,
  • kabullenme durumu,
  •  ikinci çocuğun eğitim-tedavi süreci,
  • otizmli çocuğun yeni kardeşe uyumu,
  •  her iki çocuğun istek ve ihtiyaçlarına yeteri kadar zaman, vakit ve bütçe ayırabilme konuları karşımıza çıkıyor. Aile zaten ikinci çocuğa karar verdiğinde buna hazırlıklı olsa da yaşanan şokun atlatılması için psikolojik destek alınması yerinde olacaktır. İlk çocuklarından zaten deneyimli olan aile ikinci çocuklarında daha hızlı ve akılcı çözümler üretebilecektir, bu da ailenin süreci daha da kolay yaşamasını sağlayacaktır.
                Artık üç değil dört kişi olan bir ailenin sorumlulukları hem artarken hem de azalacaktır. Bütün bu süreç nasıl yaşanırsa yaşansın temel olan konu ikinci çocuğa herhangi bir rol yüklemeden kendi başına bir birey olduğunu ebeveynlerin ihmal etmemesidir. Süreç boyunca uzman yardımı alınması, sürekli devam eden terapilerin aksamadan sürmesi süreci daha kolay ve keyifli kılacaktır.
                Aile düşünerek ve sonuçlarını kabullenerek verdiği kararların sonucunda huzuru yakaladığı zaman onlara yardımcı olan uzmanlar da emeklerinin karşılığını alarak aileye tam verimli hizmet sunmaya devam edeceklerdir.

                Riskli gibi görülen ama sağlıklı bir süreçle üstesinden gelinebilecek bu süreçte umarım yazımla sizlere yardımcı olabildim. Yazımı hazırlarken Elif TEKİN-İFTAR editörülüğündeki Otizm Spektrum Bozukluğu Olan Çocuklar ve Eğitimi kitabından, üniversite yıllarımdaki Prof. Dr. Bülbin SUCUOĞLU’ndan aldığım Otizm dersi notlarımdan, editörü Sezgin VURAN olan Sosyal Yeterliklerin Geliştirilmesi kitabından faydalandım. Ayrıntılı bilgi için bu kitaplara bakabilirsiniz. Sevgiler.